|
Cevabı Yok Sorular
Lodos gün boyunca saçlarımla dalga geçip uyuyan sinüzitimin
kuyruğuna basmıştı ama elektrik tellerine de kast edebileceğine
pek ihtimal vermemiştim açıkçası. Mum ışığında yazıyorum size bu
satırları Sinyor Federico; isminize kafiye, cappucino içiyorum ve
sobanın ilkel tınısıyla, titrek, dans ediyor kalemimin uzun
bacaklı gölgesi
Jacques Brel dinliyor olacaktım lodosun bu tatsız
şakası olmasa. Şimdi rüzgârın tokatladığı ağaçların sözsüz isyanı
uğulduyor kulaklarımda.
Adınız girmişti hayatıma kendinizden önce. Belleğimde bir hayli
fluydunuz anlayacağınız. Ne zamanki isminizle siz beraberdiniz
Café Classice tesadüf eden karşılaşmamızda.. netleşiverdi
resminiz. Yaza ve kendimi yine yollara vurmama az vardı. Geceydi
ama biz kararmamıştık daha. Beyefendi kostümü yakışmıştı
çapkınlığınıza ve can ithafı önisminizin sonuna
Gözleriniz
muzip bir hüzün bakıyordu; gülüşünüz çocuksu biraz, en çok derin.
Sanki gizleniyordu bir yanınız
Konuşacak fazla bir şeyimiz yoktu,
zamanımız da, ama ikimiz de bakmayı biliyorduk sanırım. Anlaştık.
Maskesizdik. Vedalaştık
Şimdi adınız ya da varlığınız ne şekilde
belirirse yaşantımın ufkunda, o sahne, kısa metraj, canlanıyor göz
kapaklarımın ardında. Cerese benzetmiştiniz beni, Romanın
Demeteri
Antik bir yanım olduğunu nasıl (da) anlamıştınız
Kaç
yılı ıskaladık bilmiyorum; sesiniz, kelimeleriniz, haberiniz hep
geldi bana ama biz sizinle bir daha hiç karşılaşmadık. Şimdi bir
buluşma gibi (mi) yazılarımız
Hakkınızda ne az şey biliyorum Fernandes ama ne çok şey
hissediyorum
Hüznünüzün iyotlu kokusuna yabancı değil sezilerim,
ellerinizin mavisine ve karabasanlarca heba olan gecelerinize
Aysız gecelerde pusuya düşürür pişmanlıklar ve umutlar hep yalnız
ve apansız çöker hesapsızlığınızdan. Matemler hep tek başına
tutulur, en az değeri bilinen yalnızken en çok ve bir tek
özlenendir; ya en keyifli kadehlerinizi kimlerle kaldırıyordu
elleriniz, kimlere? Neydi niyetiniz, kime kısmet ettiniz?!
Düşündünüz mü hiç; neden mavi derin(lik)ler yalnızlar ve
yalnızlıkları emziriyor göğsünde ve sahip çıkıl(a)mayan düşlere ne
olur?... Biliyor musunuz Fernandes; ağlamak, gözyaşını yüreğinden
damıtanlara yakışır yalnızca. Bir gün ağlamak ya da ağlatmak
isterseniz diye söylüyorum, yanaklardan akıtanlara
inan(dır)mayınız
Anlamış gibi yapmayın
Cevapları da boşverin
Sorun kendinize, sorun
anlarsınız!
Bir adam, vitrininden ne dükkânı olduğunu anlayamadığı bir
dükkâna girer ve tezgâhtaki yaşlı adama ne satıldığını sorar. Biz
düş satarız, der adam. Müşteri ilgilenir. Satıcı adama üç düş
gösterir. Müşteri, en sonuncusunu ve en güzelini beğenir. O düşte
kendini görmektedir: Gerçek yaşamda, ilişkilerini doğru dürüst
yaşayamayan biridir. Ama gördüğü düşte, başta kendi kişiliği olmak
üzere, her yaşadığının ahlâkını savunmakta kararlı biri olup
çıkmıştır
Beğendiği düşün fiyatını sorar. Satıcı, yaşamınızın
birkaç yılı, diye yanıtlat. Anlamadım, der müşteri, parayla
değil mi?. Hayır, biz düşlerimizi, müşterilerimizin hayatlarının
bir bölümü karşılığında satarız. Peki şu birkaç yıl.. biraz
fazla değil mi?. Hayır. Bizde öyle düşler vardır ki,
karşılığında bütün bir hayatı isteriz!
Müşteri, düşü almadan
dükkândan çıkar ve eski yaşamına döner. Düşlerine lâyık olmayı
göze alamamıştır.
Gerçeğin ta kendisine tam onikiden dokunduran, Ingebor Bergmannın
bir radyo oyunu bu; sorduruyor, gıcığına, kendimize o yanıtı yok
soruyu. Biz nerede hata yapıyoruz peki kuzen(i)
Shatzi ömrünü
vermedi mi, hayatına yüksek dozda enjekte ettiği düşer uğruna? Ne
kadar ütopik olabilir ki bizim gündelik düşlerimiz? Daha kaç
yılımızı feda etmeliyiz, aşka kalan zamanımızdan, kimseyi ortak
edemediğimiz düşlerimize
Yazılarımı sever gibi tuhaf bir keyif ve gizli bir hayretle sev
beni
Kalemine sarıl, sıkı sarıl; yazamazsan
akıtamazsan içindeki
zehri
düşlemezsen
umudu bırakırsan elden
Kurtulamazsın ölümsüz
cesedinden..
Sevgi ve saygılarımla Fernandes, neden 55? merakıma, sizin nasıl
bir hikâyeniz var?
ÖzgeCan |