|

BENDEKİ SEN SENDEKİ BEN
Geçen haftaki yazım üzerine bir okurum sordu: Ferdi Tayfurun sevgi
dilendiğini söylemişsiniz. Siz sanki sevgi dilencisi değil misiniz?
Doğru söylüyor. Suçüstü yakalanmışların refleksiyle diyorum ki Napalım,
kim dilenmiyor ki?
Hemen kızgın kestaneleri sizin üstünüze de atayım: Herkesin en çok
istediği şey sevilmek değil mi? Gelin aynaya bakalım. Sorularımızı, bir
sır gibi camdan kalplerimizin arkasına döşeyelim ve kendimizi görelim:
İtiraf edelim, sevdiğimiz şeyi, sırf bizi sevilen haline getirsin diye
sevmiyor muyuz? En basitinden; çocuk sahibi olma arzumuzun altında,
kendi kanımızla beslenmek güdüsü yok mu? Çocuğunu evrenin bir parçası,
kendinden bağımsız bir varlık olarak görüp de ona verdiği emeklerin
karşılığını sevilerek geri almaya kafasını takmayanımız var mı?
Çocuğumuz ne kadar mükemmel bir anne ve baba olduğumuzu bize söylesin
diye kendimizi paralamıyor muyuz?
Bir nesneyi, bir fikri, bir hizmeti üretişimiz, ondan yararlanacakların
hayranlığını kazanmak için değil mi? Bir ülkenin, bir canlının, bir
gerçeğin keşfini, bize gelecek alkışlar motive etmiyor mu? Bunca insan
içinde neden ona aşık oluyoruz? Çünkü en çok sevgiyi bize o verir diye
düşünüyoruz. (Çoğu kez yanılıyoruz ayrı konu). Cesedimizi yakışıklı,
mezarımızı heybetli istemiyor muyuz? Gittiğimiz yerde değil de
bıraktığımız dünyada sevilmeyi daha çok düşündüğümüz yalan mı?
Ama kimimizin dilenciliği kanlı oluyor. Korkutarak, ezerek, öldürerek
talep ediyor sevgiyi. Ben suçluları; en fakir dilenciler, sevgiye en
fazla susamışlar sınıfına koyuyorum. Belki kötü muameleye maruz
kalmadığım için böyle düşünüyorum. Belki de bazılarına zulüm değmemesi,
sırf gerçeğin böyle de bir yüzü olduğunun herkes tarafından anlaşılması
içindir. Kim çözebildi ki kaderin tüm ilmeklerini?
Tabii hayatın değişik köşelerinde ben de dilencilik yapıyorum. Zengin
muhitlerde işlerim verimli gidiyor. Uzattığım kalp boş bırakılmıyor.
Avucumdan taşıyor sevgi sözcükleri. Ama sevginin bin bir türü var. Hepsi
için aynı kaldırımda dilenemiyorsunuz. Seyyar olmanız da işe
yaramıyor.
Hangi kapı çalınır, nerede avuç açılır, nerede mendil serilir, nasıl
boyun bükülür, hangi sakat tarafınız gösterilir, ne zaman dua ile dikkat
çekilir, ne zaman ağıt yakılır, bilemiyorsunuz. Üstünüze karlar yağsa
da, kucağınızda bir bebe olsa da, en kimsesiz bakışlar da fırlatsanız
geçenlere, acınmanız sevilme ile ödüllendirilmiyor.
Çaresizliğimiz, belki de verimli köşelerde avucumuza bırakılanlara
minnetimiz artsın diyedir. Umutsuzluğumuzun koyulaşması, belki de
dilencilik sanatında uzmanlaşmamız içindir. Ama hiç çaresi yok,
dilenmeden duramayız. Çünkü ruhumuza üflenmiş bir kere.
Sevilmek istediği için üfürdü bize üfüren. Öyleyse gözümüzü kaçırarak
arsızca geçmeyelim kendi önümüzden. Kendi dilenciliğimizi selamlayalım.
En derinlerimizden gelen o kederden ve neşeden soyunmuş sesi duyalım:
Sen, sevilmeyi isteyen! Sen nitelikli bir dilenci misin? Paracıklar
kucağına düşsün diye beklerken, hemcinslerine bir sanat icra ediyor
musun?
Kaval çalıp türkü söylüyor musun? Satacak birkaç parça el emeği, göz
nuru ürünün var mı önünde? Hiçbir şey yapamıyorsan, gülümsüyor musun
içindeki nefese?
Nefes! Kutsal nefes! Hiç durmadan, içimden dışıma, dışımdan içime akan,
bir an bile onsuz kalamayacağım cevher. Sensin beni sevgi dilencisi
yapan.
Unuttum yine değil mi: Sevilmek isteyişim, aslında seni sevişimdi. Bak
hatırladım ama, sitem etme bana. Avuçlarımı uzatıyorum ve diyorum ki
Seni seviyorum. Sen de sev beni. Sevilmeye doyur beni. Sen bildirdin,
dedin ki, Ben bir gizli hazineydim, bilinmek istedim. Demek senin de
sevilmek isteyişin, aslında beni sevişin. Alıkoyma beni dilenmekten.
Çünkü ancak böyle nefes alabilir bendeki sen, sendeki ben.
Nuriye Akman
|